4 Nisan 2018 Çarşamba

"İhtik ya da dertler düzü" | 8 - Kemah Dedikleri

Kemah, Munzur dağının eteklerinde
23.195 nüfuslu bir ilçe...

Mengücekler zamanında yapılan Sultan Melik Türbesi Kemah'ın hemen bir kilometre dışında ve Kemah - Refahiye şosesinin başlangıcındadır. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen hala sapasağlam durur. Kemah ve çevresindeki halk için bir ziyaret yeridir.

Sadece dertli olan İhtik köyü değil bu çevrede. “Büyük başın derdi de büyük olur” demişler. Kemah İhtik’in ilçesi olunca dertleri de o denli büyük olacaktır elbet. Ve öyledir de...

Kemah Munzur dağlarının eteklerinde kurulmuş 23.195 nüfuslu bir ilçemiz. Karasu hemen eteklerinden geçer. Bir de “Ani Kalesi” nden bilinir Kemah. Hele geceyse vakitlerden, bir Munzurları görürsünüz bir de “Ani” yi. İkisinin karanlığı da Kemah’ın üstüne çöker geceleri. Kemah’ta bu karanlığı yırtacak ışık yoktur...

Dedik baştan da Kemah İhtik’ten çok büyük. Dertleri de büyük Kemah’ın. Bir kere gurbetçiliği var Kemah’lıların. Türkülere girmiş hatta: “Bin yiğiti gelir gurbet elinden – Kemah’ın lokantası İstanbul’dur Kemah’ın” Çünkü iş alanı yoktur. Küçük el sanatları bir, küçük ticaret iki, başlıca geçim yoludur burada. Bir de köylerinde hayvancılık. 322.280 metrekarelik Kemah’ta tarıma elverişli alan sadece 55.050 hektardır. Ayrıca 3433 hektar toprakta hububat ekimi, 500 hektar toprakda da bahçe ziraati yapılabilmektedir. Çünkü toprak dağlıktır, taşlıktır ve de susuzdur...

      Yol meselesi Kemah için dertlerin en büyüğü İhtik köyün de olduğu gibi. Yılın 12 ayında işleyebilecek tek köy yolu yoktur. Ancak yaz aylarında pek azına motorlu taşıtla gidilebilir, gerisine gelsin katır...

      Yetmiş bir köyü var Kemah’ın. Bunların 18’inde okul yoktur. Olanlar da “kör – topal”. Ya bina uygun değil, ya öğretmeni yetersiz. Ve 255’i ilçe merkezindeki tek okulda olmak üzere 3266 köy çocuğu devam eder bunlara. Okumamış oranı ise %40’tır Kemah’ta. Aslında halk okumayı seviyor. Bunu okullardaki devam oranından çıkardık. Fakat yetersizlikler dağ gibi.

    Kemah’ta elektrik yok hala. İller Bankasının yardımıyla bir diesel motorlu santral yapılmasına çalışılıyor. Önümüzdeki yıl Kemah yetersiz de olsa elektrik ışığına kavuşacaktır belki...

     Kemah’a bağlı 71 köyden 21’inde içme suyu da yoktur. Havaların kurak gittiği yıllar suyu olan köyler bile susuzluk tehlikesiyle karşılaşırmış. Amma hemen hepsine bir yerlerden su getirmek mümkün. Çoğunun yakınında su kaynakları var. Gayret de daha çok köylülere düşüyor bu işte.

      Burada çok ilginç bir durumda kazada bir tane bile avukat veya dava vekili olmayışıdır. Bunun için vatandaşların devlet daireleriyle olan yazışma ve diğer işlerini “arzuhalciler” yürütür. Yani “arzuhalcilik” iyi bir kazanç yoludur Kemah’ta.

      Hükümet binasının durumunu İhtik yazımızda belirtmiştik : Yer – yer çatlamış (ta Erzincan depreminde), eli yüzü keller içinde karanlık bir bina. Ve de karanlık odalarda dosya karıştıran yetersiz sayıda memur.

      İlçe topraklarının büyük kısmı çayır ve mera. Toplamı 147.800 hektarı bulunuyor. Ve bu çayırlarda 4900 baş inek, 39.320 baş koyun ve 23.640 baş da keçi beslenir. Bunlardan elde edilen ürün de Kemah dışına çıkmadan harcanır gider. Hayvancılık bölgede önemlice bir gelir kaynağı olduğu halde yetersizdir. Bunun için de özellikle köylüler daha önceden de söylendiği gibi “Ver elini İstanbul ili” derler. Ve eğer birgün yolunuz İstanbul’a düşerse, eğer kahveleri şöyle bir dolaşırsanız sorun orada çalışanlara. Kahveci çoğu kere Kemah’lı çıkacaktır. Nedense sevmişler bu işi bir kere?..

      İlçede bugün doktor yoktur. Tek doktoru bir süre önce Muş Sosyalizasyon bölgesinde görev alıp gitmiştir. Beş yataklı “tedavi evi” ihtiyacı karşılamıyormuş. Bir sağlık merkezine şiddetle ihtiyacı var Kemah’ın. Ve yeteri kadar sağlık personeline.

      Köylerde taşıma işleri genellikle hayvanla yapılır. Bu genellemenin dışında kalanlar da köylülerin sırtıdır. Örneğin Kemah ve çevresinde 980 at, 1025 katır ve 1260 merkep bulunduğu tespit edilmiştir. Fakat yük hayvanları uzun zaman dayanmaz buralarda. Ya kısa zamanda yük taşıyamaz hale gelirler, ya da yuvarlanır bir kayadan aşağı köylünün başına dert açar.

      Kemah’ın yurt içiyle telefon bağlantısı  yoktur. Sadece Erzincan ve Erzurum’la görüşülebilirmiş mevcut santraldan.





     Sultan Melik Türbesi

Miss Elizabeth MacCallum ve Kemah Kaymakamı Ahmet Şensoy Kemah'ta Karasu yanındaki Sultan Melik Türbesini inceliyorlar.

      KEMAH KALESİ

      Yazımızın çeşitli yerlerinde Kemah Kalesi’nden bahsetmiştik. Biraz da “Evliya Çelebi” yi dinleyelim :

      “Burç ve boruları büyük taşlarla yapılmıştır. Erzurum’un serhaddin de nazimi hemen yoktur. Kıbleye nazır bir kapısı ile ondan içeri iki kat kapıları vardır. Üçü de murassa, metin demir kapılıdır. İptidaki kapının iç yüzünde sağ ve solda ikişer tunç top vardır. Kadleri yedişer karış olup üç kantar ağırlığında gülle atarlar. İç kalede örtülü altıyüz kadar hane vardır. Bağsız, bahçesiz evlerdir. Beş adet buğday ambarı vardır. Onbir mihrap var, üçü camidir. Bir kargir minaresi vardır. Kalenin şimalinde şehitler, kule üstünde büyüklü küçüklü 34 adet top vardır. Üç adet su sarnıcı bulunur. Birisi abuhayat, birisi kuherçileli su, diğeri tuzlusu dur.”

      Fakat bu Evliya Çelebi’nin zamanındaki kale. Şimdi 100 – 150 metre yüksekliğindeki duvarlarından başka birşey kalmamış. Bir de üstünde birkaç harabe.

      Kemah kalesinin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığına dair hiçbir kayıta rastlanmamıştır. Kaleden karasu altından geçerek içme suyuna giden bir tünel olduğunu söylediler. Tanıtılabilir ve biraz onarılırsa turistlik bir gezi yeri olabilir kale.

      SULTAN MELİK TÜRBESİ

      İlçenin bir kilometre kadar dışında Kemah – Refahiye şosesi üzerinde olan bu türbe Mengücükler zamanında yapılmıştır. Halk tarafından Sultan Melik Türbesi olarak adlandırılır. Cesedin türbenin iç kısmında ve mumyalı olarak tabutta halen çürümediğini söylediler. Türbeye küçük bir kapıdan girilir. Üstünde ibadet için özel bir yer vardır. Tuğladan yapılmış, taşlarla işlenmiştir ve üstü kubbe şeklindedir.

      Kemah’ı bu kısa yazıda tanıtmaya uğraştık. Kemah’ın biraz çokça ilgiye muhtaç olduğunu söyleyerek yazımızı bitiriyoruz. Biz yazıcıydık, bundan gerisi yapıcılara...


         BİTTİ







ULUS’tan Okura

Sevgili ULUS Okuyucusu

Gazeteci, için arasıra uzak köylere, işlek yol üzerinde bulunmayan kasabalara gitmek buralarda toplum nabzını yoklamak, günlük hayatın akışını görmek, orada yaşayan insanların sevinçlerinden, kederlerinden öbürlerini haberdar etmek bir görevdir. Bizde bunun önemi ve lüzümu daha da büyüktür. Ama hepimiz kendimizi yüksek politikanın enginine bırakmış, başbakanlarla düşünüyor, hükümetlerle dertleşiyor, parlementolara akıl satıyoruz. Ve o uzaktaki insanlar uzaktan uzağa hal,imize bakıp haklı yalnızlık hisleri içinde göğüs geçiriyorlar.

      ULUS, iki ay kadar önce o yalnız ve kendi başına yaşayan insanların arasına girmek fırsatını bulmuştu. Yılmaz Gümüşbaş’ın kaleminde sevinçleri, çabaları, başarıları dile getirilen “ihtik” liler Zerrin Çeşmesini ihya ettiklerinin, bir su kanalı yaptıklarının, bir koruluk yetiştirme gayretlerinin kendilerinden başkaları tarafından da bilineceğini gördükleri vakit çocuklar gibi sevinmişlerdi. Yılmaz Gümüşbaş’ın bu özenilerek, duyularak yazılmış röportajı geçen haftanın başından itibaren yayınlanmaya başlandı. Yazı serisi bugün bitmiş bulunuyor. Bu memlekette bir İhtik köyü bulunduğunu öğrenmekten okuyucularımızın ne derece memnun olduklarını henüz bilmiyoruz. İnsanları büyük şehirlere göçmüş, ormanları yitirilmiş, suları yer altına çekilmiş, kurak – çorak bir bölgede bir avuç insanoğlunun yaşama ortamını değiştirmek için sarfettiği gayretlerin, onların çilesini şöhretleri için edebiyet mayası olarak kullananlara çok şey hatırlatması gerekeceği kanaatindeyiz.

      Esasen bu konuyu, yazı serisinin bittiği sırada ele almamızın sebebi de bu ilgiyi davet içindir. Bize bu topraklarda bir de İhtik Köyü olduğunu bildiren ne o çevrenin bir insanı, ne de o insanların gayretlerinden haberli bir idarecidir. Kanadalı, emekli bir diplomat hanım, Miss Callum, bir gün heyecanla şunları söylemişti :

      “Kemah’ın bir İhtik Köyü var. Bu köy kendi kendini ihya etmeye uğraşıyor. Onların bir Orman projeleri var. Öteden beri burası ile ilgileniyorum. Kendimi Türkiye’nin orman davasına adadım. Bunun er geç hallolacağına inanıyorum. Emekliye ayrıldıktan sonra bunca sevgi ve ilgi duyduğum yurdunuza gelişimin sebebi de budur. İhtik köyünün şehirlere göç etmiş insanları oraya yardım için bir dernek kurdular. Ben de köylüleri teşvik ettim. Şimdi akar suları var. Bir su kanalı yaptılar. Orman yetiştiriyorlar. Bu insanlar, artık yaşanmaz hale gelmiş topraklarını terketmek üzere iken fikirlerini değiştirip bu yöne gittiler ve şimdi de oraya iyice bağlandılar. Acaba onların bu çabalarını başkalarına işittirmek, örnek diye göstermek için bir şey yapamaz mısınız?...”

      Beyaz saçlı, şirin yüzlü ve gözleri insan sevgisi dolu bu kanadalı emekli diplomat bayan bunları söylediği sırada İhtik’e gitmeye hazırlanıyordu. Müsbet cevabı alınca şunu ilave etmişti:

      “- Yalnız görevlendireceğiniz kimse Kemah’tan sonra uzunca bir katır yolculuğuna dayanacak güçte olmalıdır. Zira köye başka türlü varabilmek mümkün değil..."

      O yorucu topraklardan gelen, o topraklarınher türlü çilesini yaşamıış olan Yılmaz Gümüşbaş için katırla yolculuk yapmak elbetteki mesele değildi. Ama emeklilik yaşından sonra o çileli topraklardaki kaderi tanımak orada yaşamayı kolaylaştırmak için Kanada’daki her türlü rahatını bir yana itip buralara gelen bir bayanın bize böyle bir soru sorması, hatırlatma lüzümunu duyması herhalde pek çok kimsenin kulağını çınlatması gereken bir konudur.

Selam ve Saygılarımızla;
Seyfettin Turhan

Pazartesi, 16 Aralık 1963





Yılmaz GÜMÜŞBAŞ
Gazeteci, Sendikacı

17 Ocak 1942'de Sivas'ta doğan Yılmaz Gümüşbaş, gazeteciliğe 1960 yılında başladı ve Kudret, Ulus ile Akis dergilerinin yanısıra uzun yıllar Cumhuriyet Gazetesi'nde görev yaptı. 1962'de Akis dergisinde çalıştıktan sonra bir süre İsviçre'de basın ateşeliği yaptı. 1971-78 yılları arasında Türkiye Gazeteciler Sendikası Ankara Şube Başkanlığı, Türk-İş Yönetim Kurulu üyeliği ve genel kurul delegeliği de yapan Gümüşbaş, 1990 yılında da Çağdaş Gazeteciler Derneği Ankara Şube Başkanlığı'na seçildi. Bir süre Anadolu Ajansı danışmanlığı görevinde de bulunan Gümüşbaş'ın, ‘‘Toprak Ağrısı’’ adlı bir kitabı da bulunmaktadır.

Gazeteci, sendikacı Yılmaz Gümüşbaş, 10 Şubat 2001 tarihinde Ankara'da vefat etmiştir.






Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

Kemahkalesi.com

"İhtik ya da dertler düzü" | 7 - İhtik'te Uyanmak


   






          İhtik'te Uyanmak   7





      İhtik’liler sadece bir koruluk yapmakla yetinirler mi? İhtik uyanmıştır, İhtikliler ne kadar dertleri varsa hepsini kesip atmak kararında. Ortalarda oynaşan çocukları gösteriyor “biz çektik bunlar çekmesin bari” diyorlar ve İhtik’i yörede “tek köy” yapma sevdası iliklerine işlemiş.

      Örneğin bir ark geçermiş köyün içinden yıllardır. Yukarı bentte toplanan suyu aşağılara, tarlalara indiren bu ark, toprak olduğu için zaten az olan suyun bir kısmı da yolda kaybolur, tarlanın başına gelinceye kadar su olmaktan çıkarmış. Halbu ki İhtik’in toprağı sert, yağmur düşlere giriyor İhtik’de. Öyleyse, öyleyse demişler bir gün şu arkı da betondan yapalım bari. Ve 1962 yazında dernek yoluyla sağlanan araçları da kullanıp günlerce çalışmış, 250 metre uzunluğunda bir beton ark yapmışlar köyün içine. Kumunu çekmişler 250 torba da çimento alın ark derdi bitmiş İhtik’de, Şimdi su, bir güzel akıyor arktan, ve damlası kaybolmadan taa tarlalara iniyor.

      ZERRİN ÇEŞMESİ

      Daha önce de söylemiştik. Köyün üstünde iyi bir su var. İçme suyudur bu. Fakat açıktan akar ve kirlenir. Yalak gereklidir köye hayvanlar için. Öyleyse bunu da yapmak gerek. Ve de öyle olur. 1960 yılında köylüler yine birleşirler, yine birkaç liracıklarını bir araya getirirler, yine dernek öncülük eder ve bu işi de başarırlar. Erzincan’dan getirilen beton künkler döşenir, çimentodan uzun yalak bir yapılır ve Zerrin Çeşmesi bir güzelleşir, bir güzelleşir ki...

       KİTAPLIK
     
      1959 yılında İhtik’i Kalkındırma Başkanlığına seçilen Orhan Bozdemir, her İhtikli gibi anadan doğma uyanık. Okumuş olduğu, yıllardır İstanbul’da kaldığı için de uyanık. Oturuyor arkadaşlarıyla eksikliklerini düşünüyorlar köyün. Bir de kitaplık yapmak geliyor akıllarına. Yıl 1960’der. Köyün ortasında, cami yanında bir oda alıyorlar parasıyla. Raf yapıyorlar, radyo alıyorlar, masa çay takımı alıyorlar, lüks lambası alıyorlar ve de içine 500’e yakın kitap koyunca İhtik’de örnek bir kitaplık meydana geliyor. İhtik’de kahve yoktur. İhtikliler okumayı seven insanlar. Bunun için özellikle kış aylarında kitaplık dolup taşıyormuş. Evlere de veriyorlarmış kitap. Bana da dediler ki “Yeteri kadar kitabımız var ama, arkadaşlarınıza söyleseniz de biraz gazete gönderseler. Belki geç gelir ama ne de olsa gelir, okuruz.” Ben de İhtik’i sevenlere duyuruyorum. İhtiklileri gazetesiz bırakmamalı.

      BİRAZ DA GİYİM ÜSTÜNE

      İhtikliler istiyorlar ki, bütün bunların yanında özellikle kadınları giyim meselelerini de halletsinler. Onları da gün ışığına çıkarsınlar. Ve hazırlanıyorlar buna.

      İhtiklilerin çoğu İstanbul’u ve diğer büyük şehirleri görmüşler. Bazı kadınlar da görmüş İstanbul’u. Onun için bunu mutlaka yapmak istiyorlar. Hatta belki de öznümüzdeki yıl İhtikli kadınlar sadece şalvar, bluz ve eşarpla kalacaklar. Bunu yapmaya kesinlikle kararlı köylüler. “Neye yarar” diyorlar. Neye yarar bütün çabalarımız bu işi de başaramazsak?

      Karar vermişler. Bunu el altından, özellikle kadınlar üzerinde işleyecekler. Sonra dernek, köylülerin de yardımıyla tek tip bir elbise yaptıracak ve dağıtacak evlere. Bir bayram günüde herkes aynı elbise ile çıkacak sokağa. Çünkü teker teker olursa iyi etki yapmıyormuş. İstemeyerek de olsa, adet olmuş işte yıllardır. Kınanmaktam korkuyor kadınlar. Ama kadınlar da hazır buna. Hep birden olursa mutlaka olacak bu iş. İhtik’in kadınları giyimlerini değiştirecek ve yüzyılların alışkanlığını yıkacaklar.

      Bu konuda Miss Elizabeth MacCallum iyi bir örnek oldu köy kadınlarına. Çünkü Miss MacCallum, bir şalvar bir bluz ve bir başörtü taşıyordu. Köye böyle girdi, İhtik’teki düğüne böyle katıldı ve böyle ayrıldı İhtik’ten. Sonra Miss MacCallum köyde kaldığı süre içinde kadınları bir hayli işlemiş bu konuda. Erkekler zaten önder olduğundan İhtik’te bu iş de mutlaka başarılacak göreceksiniz. 





    İhtik'te düğün vardı biz oradayken. Mehmet Gür, 18 yaşındaki oğluna gelin getirdi Aşağı İhtik'ten ve  dokuz köyün genci halay çektiler iki gün - iki gece.

       İHTİK’DEN ÖRNEK ALINIYOR

      İhtik’de başlayan ve gelişen yenilikler çevredeki köylülerin de gözlerini açmış. Hele Erzincan Valisi Kemalettin Gazezoğlu köydeki yenilikleri çalışmaları görmek üzere İhtik’e gelince iş daha da değişmiş. Şimdi çeşitli köylerde dernekler kuruluyor. Bunlar da İhtik’lilerin yaptıklarını yapmaya çalışacaklar. Çünkü aynı dertler ufak farklarla buralarda da var. Örneğin, Nezgep, Bergisor, Aşağı İhtik, Şökke, Korkop köyleri kurmuşlar bile derneklerini. Hele Nezgep köyü hakkında güzel birşey anlattılar.

      Buradaki dernekçiler çaylar düzenliyorlarmış köyler arasında. Her köyden konuklar çağırıyor, dertlerini konuşuyorlarmış çevrenin. Bu günlerde yani çay günlerinde aranan biri bulunamayınca “Belki Nezgep’e çaya gitmiştir” diyorlarmış. Düşünün Nezgep nere İhtik ya da Bergisor nere? Ama gidiyorlar işte köylüler. Yalnızlık içlerine işlemiş çünkü.

     Ve inandık ki, İhtik gibi, bu köyler de toplanacak, çalışacak hepsi davalarını halledecekler. Önemli olan uyanmaktır. Ve bu uyku İhtik’te bitmiştir. İhtik bayraktar olmuştur çevresine.

      Bu sert toprakları, bu susuz toprakları, bu yolsuz köyleri birkaç yıl sonra Batı köyleri gibi görebiliriz. Onlar imkansızlıkları yoklukları ve de tabiatı yeneceklerdir. Bütün gönlümüzce başarılar diliyoruz onlara.





Gelecek Yazı : Kemah Dedikleri




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

Kemahkalesi.com


"İhtik ya da dertler düzü" | 6 - Yiğitçe Direnmek








          Yiğitçe Direnmek   6





   İhtik'in koruluğu burasıdır. Miss Elizabeth MacCallum fidanları teker, teker inceledi.



      Şimdiye kadar İhtik’in dertlerinden, yoksulluğundan söz ettik. Bütün bunların amacı İhtik’i ve İhtik’lileri tanıtmaktı. Sıra şimdi İhtik’lilerin bu şartlar altında bile verdikleri yiğitçe savaşın, yiğitçe direnişin öyküsünde.

      Baştan da söylenen gibi İhtik'liler uyanık insanlar, çalışkan ve de ayrılmamış insanlar. İşte bu özelliklerinden dolayı ve de dertleri “canlarına tak dediğinden” günün birinde toplanır bir dernek kurarlar. Yıl 1951. Derneğin amacı bu yıllarda İhtik’e çeşme yaptırmaktır.

      Çünkü yıllardır köyün içme suyu açıktan akar ve azdır. Fakat çeşitli sebeplerle bugünün “Zerrin Çeşmesi” yıllarca yapılamaz, dernek derlenip – toparlanamaz bir türlü. Ve aradan 8 yıl geçer böylece.

Koruluk alanı teraslayan İhtikliler bir yandan yorgunluklarını
çıkarıyor, bir taraftan da karınlarını doyuruyorlar.

      Yıl 1959. İhtik’lilerin çoğu İstanbul’da çalışmaktadır. Köyde sadece kadınlar, yaşlılar ve çocuklar vardır. İhtik’in insanı İstanbul’u görünce, yolunu, çeşmesini ve de yeşilliğini görünce biraz daha uyanır. Köyleri biraz daha çok gelmeye başlar akıllarına ve “yürekleri cızz” eder. Ve bir çare bulurlar: Derneğin merkezini İstanbul yaparlar, yönetim kurulları seçer, bilenlere danışırlar. İlk önce kendilerini toplarlar bir araya. Yani İstanbul’daki İhtik’lileri. Sonra da İstanbul’da ki tüm Kemahlıları. Bunun için çaylar, geceler düzenlerler. Bu arada, çeşitli yollardan bir hayli de gelir sağlarlar derneğe.

      Sonra ilk akıllarına gelen köylerindeki toprak dramı olur, ağaçsızlık, çıplaklık olur ve bir koruluk yapmaya karar verirler. Kendileri İstanbul’dadır ama gönülleri İhtik’te. Ne İhtik onları bırakır, ne de onlar İhtik’i. Kararı aldıktan sonra ilk işleri köyden keçiyi kaldırmak olur. Keçinin, yapacakları korunun en büyük düşmanı olduğunu bilirler ve hemen kararın peşinden İhtik’liler 1500 keçiyi satar, ya da koyun – sığırla “trampa” ederler. Yani onların tanımıyla 1500 keçinin “köküne kibrit suyu ekerler” bir mevsimde.

     Sonra köyün hemen üstündeki düzlüklerde koruluk bir saha ayırırlar. Burada toprağı olan köylüler, bağışlarlar topraklarını koruya, bir kuruş almazlar. Bu arada İstanbul Kemerburgaz Orman Bölge Şefliğinden sağlanan 10.000 tane çeşitli fidan özel sandıklar içinde İstanbul’dan gönderilir.

      Fidanlar geledursun, bir taraftan da fidanların dikileceği alan hazırlanır. Genç, ihtiyar, kadın – erkek tam beş gün çalışırlar kazma – kürek  ve teraslarlar orman yapılacak alanı. Bütün bunlar olurken 1962 Sonbaharıdır. Fidanların dikimi için toprağın yaş olması gerekir. Fakat yağmur yağmayacağı tutmuş işte ve günlerce beklemiş İhtik’liler. Yağmur vermesi için Munzurlara dönüp dua etmişler Tanrıya. Ve yağmış biraz sonra, yağacağı kadar.

      Bu ilk dikimden sonra koruluk için ayrılan 10 hektardan fazla toprağın büyük kısmı boş kalmış. Fakat gönülleri razı olur mu İhtik’lilerin buna? Bir taraftan İstanbul’dakiler, bir taraftan köydekiler çalışır ve ele geçen her fidan, ya da tohum ekilir dikilir buraya. Ve bugün korulukta yetmişbinin üstünde fidan var çeşitli cinsten. Badem, meşe, çam, akçaağaç, iğde, karaağaç vs.

      ELİZABETH TEYZE

     İhtik’ten bahsederken ille de koruluktan bahsederken “Elizabeth Teyze” unutulmaz. Elizabeth MacCallum emekli bir diplomattır. Kanada’lıdır ve iki yıldır Türkiye’de kalmaktadır. Türkiye’yi en az bizim kadar ve utanarak söylemek gerek belki bizden de çok iyi tanıyor. Tarihi, coğrafyası, insanı ve dertleriyle.

      İşte İhtik’liler bu bayana “Elizabeth Teyze” derler. Elizabeth Teyzeleri çok emek vermiş köye. Örneğin koruluğun meydana getirilmesinde baş rolü oynamış, köylülere ağacı sevdirmek için elinden her geleni yapmış. Ve bizimle beraber İhtik’e ikinci gidişiydi Miss Elizabeth MacCallum’un.

      Köyde eserini en çok merak eden oydu. Koruluğun yeri dik ve kayalık olmasına rağmen oraya çıktı. Fidanları teker teker gördü, okşadı ve köylülere bundan sonra, bu konuda yapabilecekleri çalışmaları anlattı.


 
      Koruyu gözlerinden bile sakınıyor İhtik’liler. Orayı “yasak bölge” ilan etmişler. Bekçi tutmuşlar özel.

      Bekçi Mehmet Kurt 65 yaşında. Kırk yıldır bekçilik yapıyor İhtik’de ve bazen de “kizirlik”. Ağaçları o da seviyor. Toz kondurmak istemiyor fidanlara. Belindeki bozuk ve boş tabancayla değil, gözleriyle koruyor Mehmet Kurt fidanları. Hele bir de üstünde “meşe” yaprağı bulunan madalya verilince bekçiye, keyfine diyecek yok. Belki de ölünceye dek bekleyecek fidanları. Ve de büyüğünce eğer ömrü vefa ederse yatıp uyuyacak...


Kemah Kaymakamı tarafından dokuz köyün bekçibaşı ilan edilen İhtik'in 40 yıllık bekçisi Mehmet Kurt, şimdi de İhtik koruluğunun bekçiliğini aldı üzerine. Göğsüne ormanı temsil eden bir madalya taktılar bunun için

     
      İhtik’liler koruluğu sadece yapmakla kalmamışlar. Bakımını da yapıyorlar. Örneğin bu bahar da birleşip çapalamışlar toprağı. Bir fidanı bile eğmeden dönümlerce toprağı yumuşatmışlar. Fakat susuzluk burada da fena sıkmış canlarını. Yazın sıcağında toprak çatlamaya başlayıp, fidanlar yalvarırcasına boyunlarını eğince bir kederdir sarmış İhtik’i. Sanki İhtik’ten ölü çıkmış. Herkes günlerce gülmemiş. “Son umudumuz” diyorlar söz korudan açılınca. “Eğer bu da olmazsa bir – bir kaç yıl sonra ne düzde, ne de tepede bir pirtik toprak kalmayacak”. Böyle düşündükleri için de karar vermişler : Eğer yağışlar kıt olursa, eğer fidanlar solmaya başlarsa sırtlarında su taşıyacaklar, hayvanlarla su taşıyacaklar ve fidanları kurutmayacaklar. Ormanın, ağacın kadrini bilmeyenler duyuyormusunuz...




Gelecek Yazı : İhtik'te Uyanmak




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir


Kemahkalesi.com

"İhtik ya da dertler düzü" | 5 - ... Sonra peşinden devam eder










... Sonra peşinden devam eder   5



     
         İhtik'liler bir toplu çalışmada.


       Evet, sonra peşinden devam eder İhtik’in, “dertler düzü” nün dertleri. Göç, hastalık, yakacak, öğretmensizlik, yoksulluk ve daha neler, neler...

      İhtik’de kayıtlara göre 198 erkek vardır. Bunların içinde çocuklar ve ergenlik çağındaki delikanlılar da sayılıyor. Ve birşey söylesem inanırmısınız, bunların yüze yakını gurbette. Yani İhtik bir gurbetçiler köyü. Yani ihtik bir yalnızlık köyü. Yani ihtik özellikle iş mevsimlerinde bomboş. Sadece İhtik değilmiş dediklerine göre. Çevrenin bütün köyleri öyleymiş. Ve de ekmek parası kazanıp gönderirlermiş sılaya. Bunun için de bir gurbet havası eser ihtik’de. Gelenler tekrar gideceklerini, gelinenler tekrar ayrılacaklarını düşünürler de bir kara düşüncedir dolaşır köy sokaklarında. Hani ne demişler “gidip gelmemek – gelip bulamamak var.” İşte bundan korkar kadını erkeği İhtik’in. İhtik bu yüzden çok dertli. Başka ne yapabilirler ki. Toprak yok, su yok, hayvan yok, otlak yok, yok oğlu yok...

     İhtik yaz aylarında bomboştur. Her evden bir iki erkek gurbettedir. Çoğunluk İstanbul’a giderlermiş. Nedenini sordum “alışkanlık” dediler. Ve de erkekler gidince bütün işler kadınlara kalıyor. Evin her türlü işi kadının sırtında. Hatta çift bile sürenler olurmuş. Amma ihtikliler dost insanlar dedik ya. Kadınlara çoğu kere yardım edermiş köydeki erkekler. Ellerinden gelence yardım ederlermiş çiftine çubuğuna. Yani İhtik bir aile görünümünde biraz da. Ayrıları – gayrıları pek yok...

       YARALARIM GÖZ – GÖZ OLDU...

      Türküyü bilirsiniz. Anadolu’nun kaderi vardır onda. Ve derler ki: “yaralarım göz – göz oldu, doktor bekleyi – bekleyi” İhtik’de bunlardan biri. İhtik’e doktor ayağı basmayalı yıllar olmuş. Gelemez ki doktor. Ne yol var ne de iz. Amma isterse gelir o başka mesele...

      İhtik’de, bilmem kaç yılında yapılmış bir sağlık ocağı var. Fakat şimdi in – cin top oynar içinde. Hatta o kadar ki, köydeki ebe oturamamış içinde. Yıkılıyormuş bakımsızlıktan. Yıllardır içine “sağlıkla” ilgili “S” bile girmemiş.

      Bunun için daha önce de biraz anlatıldığı gibi İhtikliler ve de civardaki 9 köyün İhtiklisi hastalarını ya Kemah’a veya Erzincan’a götürmek zorundalar. Tabii hasta “ölümcül” olursa. Yoksa gücü kadar dayanır. Yani “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” buralarda...

       ODUN DERDİ

      Sanki bunlar yetmiyormuş, sanki dertleri azmış gibi bir de odun meselesi var İhtiklilerin.

      İhtik’de ağaç sadece gölgelik kadar var. Çepeçevre dağlar boz kaya. Ya da kayalaşmış topraklar. Tek dikili ağaç göremedim günlerce yörem de. Yokmuş ki göreyim. Ve en yakın orman İhtik’e 4 saat uzakta. Adı “Gülen Ormanları”. Çevre köyler odun cinsinden bütün ihtiyaçlarını buradan karşılıyorlar. Orman yıllarca, belki de bir asıra yakın bir zaman önce köylere ve de İhtik’e daha yakınmış. Sonra gerilemiş, gerilemiş ve bugün ta Erzincan yakınlarına gitmiş.

      Sonra efendim odun belli günlerde veriliyor köylüye, sonbahar yağmurlarının sonunda. Yani kışa yakın. Bir orman yolu var dediler İhtikliler, “geçebilmek için kırk canlı olmak gerek.” Her gün belli zamanda odun veriliyormuş. Bunun için de köylüler, sonbaharın son günlerini odun taşımakla geçiriyormuş. Bazan 15 gün bazan da bir ay...

       TEK ÖĞRETMEN

      Köyün güzelce bir okulu var. Zamanında iki kat üzerine yapılmış. Yanında öğretmen lojmanı, bahçesi var. Fakat bu okula yıllardan beri tek öğretmen veriliyormuş. Son iki yıldır da bir yedeksubay öğretmen geliyormuş. Okul beş sınıflı. Bu yıl 72 öğrencisi varmış. 46 erkek, 26 kız. Yani köydeki hemen bütün çocuklar okula gidiyor. Fakat öğretmen yok. Tek öğretmen beş sınıfla birden nasıl baş eder? Hele bu öğretmen bir yedeksubay öğretmen, yani meslekle ilgili olmayan biriyse? Okulu bitirenlerden çoğunun, bir mektup bile okuyamadıklarını söyledikleri zaman, onların acılarını biraz daha anladım. Gurbetçi köyünde en büyük mesele gurbetten gelen mektupları okumaktır da ondan...

      Sonra efendim ne bileyim ben, saymakla bitmiyor ki. Yoksukluk var İhtik’de. Yalnızlık var, çaresizlik var. Ve de unutulmuşluk.

      Bu yıl Erzincan Valisi gelmiş köye. Yanında kaymakam ve bilmem kimler varmış daha. İhtik’de bir kıvanç, bir kıvanç sorma gitsin. “Kaç köye nasip olmuş vali ağırlamak, kaç köye nasip olmuş yöneticiyi köyde görmek?”...

       
        VE KÖYDE İLK TEKER

      Bu bir masal değil, uydurulmuş bir öykü de değil. Bu bir gerçektir: İhtik köyüne ve de Şikar deresinden çıkarılan, 9 köyden çıkılan sadece İhtik’e ilk defa bu yaz teker girmiştir. Bunun dışında kasabaya, ya da büyük şehirlere gitmemiş genç kuşaklar ne otomobil, ne tren ne de bilmem ne tekeri görmüşlerdir şimdiye dek. Hatta kağnı tekleri bile görmemişlerdir.

      Ve bu yaz, “Yukarı İhtik’i Kalkındırma Derneği” nin yöneticileri kalkıp örnek olsun diye 100 lira veriyor ve Erzincan’dan iki at koşulabilecek bir araba getiriyorlar. Bizi bu araba ile karşıladıklarını anlatmıştım. Yol olmadığı için araba katır sırtında ve parçalar halinde getiriliyor. Burada takılıp – takıştırılıp araba yapıyorlar parçaları ve de ilk defa böylece İhtik toprakları, İhtik’in komşu toprakları ilk tekeri görüyor.

      Ve araba bir merak oluyor köylülerde. Özellikle kadınlar ve çocuklar saatlerce seyrediyorlar. Yöneticilere göre bu araba İhtik’e ve çevre köylere örnek olacakmış. Olur olmaya amma bu araba nerede sürülür beyler, nereden geçer bu arabanın iki atı?...



Gelecek Yazı : Yiğitçe direnmek




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir


Kemahkalesi.com

"İhtik ya da dertler düzü" | 4 - Dertler Düzü









     

          "Dertler Düzü”   4





     
     
       İhtik'in üstteki tepeden görünüşü
     

      İHTİK’i sorarsanız Bozoğlak bucağına bağlı bir köycük. Yirmibin dönüm toprak üstüne sıkışmış 86 hane ve de bu hanelerde yaşayan 467 “külfet”. Denizi sorarsanız tam 1662 metre aşağılarda. Üstüne türkü yakılan, üstüne masallar uydurulan koca bir dağdır İhtik ova hesabıyla. Ama buralarda çukurda kalmış İhtik 3188 metrelik kara Munzurlara bakar. Ve de yağmurları Munzur’dan gelir İhtik’in...

      Çevresine bakınca İhtik düz. İhtik, yolsuzluğu, topraksızlığı, susuzluğu, doktorsuzluğu ve de bomboz taştan, çıplak dağlarıyla derli düz. Bunun için de “dertler düzü” dedik. Dertler düzünde dert tümen, tümen. Bir vur, bin dinle dertler düzünün insanından. Yokluk demişler, gurbet demişler, toprak demişler. Demişler de demişler işte ve yıllardır dertleşmiş İhtik’de yokluklar. İhtik bunun için “dertler düzü” dür...

      DERT BİR YOL...

      Kemah’tan İhtik’e gelirken yol hakkındaki düşüncelerimizi, yani Kemah – İhtik yolu üstündeki düşüncelerimizi açıklamıştık. Şikar’ın ne zalim bir dere olduğunu söylemiş ve bakıp – bakıp da yollara kızmıştık, bağırmıştık ve sabır dilemiştik adem oğullarına İhtik’in...

      Amma sonradan anlattılar ki, biz asfalttan gelmişiz buraya. Yani Kemah – İhtik yolu asfaltmış onlar için.

      Yoldan açılınca Kemal Çakar’ın evinde sözü Mustafa Gündüz, namı diğer milimci Mustafa aldı. Herşeyi inceden inceye düşündüğü için “Milimci” derlermiş ona. Ve de marangoz olduğu için. İşte Mustafa Gündüz dedi ki söz yoldan açılınca: “ohhooo” dedi “ohhoo da bir şey mi yani? Sen bizim orman yoluna gideceksin bir de. Valla selama durursun dönüşte Şikar yoluna..."

       Yani anladığım ve de anlatmak istediğim en iyi yoluymuş Şikar deresi yörenin. Yani o bizim “kuş uçmaz – kervan geçmez” diye tanımlamaya uğraştığımız yer asfaltıymış buraların. Köyler arasında yol “hakvere” böyle olunca.

      Sonra efendim bir yılan hikayesi anlattılar. Ben de anlatacağım ve de diyeceğim ki kulaklarınız çınlasın ilgililer...

      Kemah – İhtik’in yolu tam 60 yıl oluyormuş başlayalı dediklerine göre. 1927 de iyi kötü Şikar’a kadar gelmiş yol. Ve beklemiş de beklemiş yıllarca. Sonra geçen yıl el atmışlar ilgililer ve bu yıl başlamışlar çalışmaya. Makina gücü ve teknik eleman devletin, kol gücü köylünün. Başarmışlar da hani.  Amma az buluyor köylüler bunu. “Hökümet daha çok makina versin bizde kuvvet gani” diyorlar.

      Yirmi – Otuz köy faydalanacakmış bu yoldan. Ve de bu köylerin çoğu, pek çok ihtiyaçlarını bu yoldan karşılarmış. Hasta taşımaktan, ürün taşımaktan tut, tuz taşımaya kadar. Hatta ihtiklilerin bazı tarlalarına gidip – gelebilmek için Şikar’dan geçmek gerek. Yani tohum buradan gidecek, çift – çubuk buradan gidip gelecek. Sap buradan gelecek ve de eğer varsa satılacak bir ürün buradan inecek ilçeye.

      Kışın püsküllü bela Şikar ve de devamı. Hasta eğer “kırk canlıysa” dayanabiliyormuş ilçeye kadar, yoksa “Allah rahmet eylesin” deyip dönüyormuş hasta sahibi. Doktorun buraya, illa da kış aylarında köye gelmesi bir düş kadar uzak.

      Köye gelen mektuplar ve de başka şeyler Kemah’a kadar en geç iki günde geldiği halde İhtik’e ulaşıncaya kadar en azından haftayı buluyormuş. Postacı çıkamıyormuş Şikarı da ondan.

      Ve dediler ki “bu yolda katır bile 5-6 yıldan fazla dayanamıyor." Ya gücünü yitiriyor veya düşüp parçalanıyormuş bir kayanın üstünden.

      Bütün bu sebeplerle çevre köylerden birisinin adını da “Hakbilir” koymuşlar yakında. Çünkü köylülerden, yani oranın köylülerinden başka yabancı ayağı basmamış, basamamış da ondan.




İhtik'liler kitaplıklarının ve de derneklerinin İhtik şubesi önünde durup fotoğraf çektirdiler

Bugünkü İhtikliler bunlar için çalışıyorlar. Onlar dünyadan bihaber. Bütün dertleri birer "fotoğraflarının"çekilmesi.

        VARAN İKİ : SU, SU, SU...

      Köyde, yani İhtik’de hemen her ailenin toprağı var. Bu, anlatılanlara göre, üç dönümden başlıyor, 30 dönüme kadar çıkıyor. Ama ne çare, su yok İhtik’de. Toprak sert, toprak gittikçe de sertleşiyor. Yağmur suları çoğu kere toprağı yumuşatmıyor bile İhtik’de. Ufak, tefek yağmurlar “birpırtik” bile ıslatmıyor toprağı.

      İhtikliler bunun için kışlık ekimlerini sulamayla yapıyorlar ancak. Yani toprak bu aylarda akar su ile ıslatılıyor, sonra sürülüyor sonra da tohum atılı toprağa. Yağmur bu aylarda İhtik’e en büyük rahmet, en büyük müjde.

      Fakat “taşıma suyuyla değirmen dönmez” dedikleri örneği sulama suyuyla çifçilik de yapılmıyor. Sonbaharı yağışsız geçen yıllar yandı İhtikliler. Ve de yandı kara, kara sert toprak. Ta ki kışa kadar...

      Bu kadar suya ihtiyacı olan İhtik’in suyu bol olsa bari. Ne gezer. Bir dere var köyün üstünde. Bilek kalınlığında su gelir buradan ancak. Ve bu su, yine köyün üst kısmında bulunan bir gölcükte toplanır. Sonra köylüler sıra ile bu gölü boşaltır ve suyuyla tarlalarını sularlar. Amma göl on iki saatte doluyor iki saatte boşalıyor. Yani gerçekten taşıma suyuyla değirmen çalıştırmaya benziyor bu. Amma başka çare de yok ki...

      Şimdi ihtiklilerin tek çabası gölün üstündeki dereye bir barajcık yapabilmek. Şöyle çokça su toplayıp, hiç değilse bir – iki gün tarlaları sulayabilecek cinsinden. Eğer ilgililer yardım ederse olmayacak iş değil zaten.

     Su sırasını bozanlar cezalandırılır İhtik’de. Ve de İhtik’de, birbirine sevgiyle, saygıyla yoğrulmuş bu dost insanlar arasında küçük anlaşmazlıklar oluyorsa hep bu yüzden. Yani su yüzünden oluyormuş. Sırasını şaşırana ceza, hakkından fazlasını kullanmak isteyene ceza verilirmiş. Ve bir yaşlı dedi ki “Efendi ben bu yaşa geldim bu köyde bir çıt bile görmedim. Bu su meselemiz de olmasa insanlarımız guzidir, guzi.”

      İyi ama su yoksa tarımla uğraşmasınlar demeyin. Bu insanlar toprak dostu ve de onlar için toprak büyük dost. Onları birbirinden ayırmak imkansız. Sımsıkı sarılmışlar çünkü...



Gelecek Yazı : ... Sonra peşinden devam eder




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir


Kemahkalesi.com

"İhtik ya da dertler düzü" | 3 - Merhaba İhtik









     
               “Merhaba İhtik”   3

     


     

      Şikar'a bakan düzde böyle karşıladılar gelenleri.



      Şikar Deresine bakan bir tepenin yamacına toplanmışlardı. Büyüklü – küçüklü gelmişlerdi ikiyüz kadar. Davul – zurna Erzurum barını vuruyordu. Ve devam ediyordu çocukların içten gelen “heee heyyy” leri. Yamaç düğün meydanıydı sanki. Ayaklar Erzurum barıyla kalkıyor, Erzurum barıyla iniyordu. İliklerine işlemiş davul – zurna bunların Tüm Anadolu insanı gibi.

      Davul – zurnanın sesi Şikar’dan aşağı iniyor, kayalara çarpıyor tekrar geri dönüyordu. Keklikler ürktü kayalarda.

      Ve “Hee heyyy” lerle indik İhtik düzüne. En önde heryanı kırmızıya boyalı, üstünde mavi gül motifleri bulunan iki atlı bir at arabası. Üstünde bayraktarlar. Ve atlılar hışım gibi haber uçurdular köy içine. Dediler ki “Elizabeth Teyze geliyor, gaymaham ve de gazeteci beg geliyorlar” Ortalık sevinçten toz duman.






Bizi İhtik'liler burada böyle karşıladılar. Burası Şikar deresinin ucu ya da bitimidir İhtik'ten yana.

İhtik'liler "Elizabeth Teyzeleri' ni böyle karşıladılar. Her iki taraf da tekrar görüştükleri için mutluydular.

Ve ikindi güneşi Munzurlara doğru kayarken İhtik’e girdik. Köy camiine yakın bir evin kapısına, üstünde “İhtik’e hoş geldiniz” yazılı bir bez asmışlardı. Sonradan kitaplık olduğunu öğrendiğim alçak damlı bina, cami ve birçok evler bayrak, renkli kağıtlar ve balonlarla süslenmişti. Hatta yorgunluk çayını içtiğimiz caminin bahçesi bile

      Teker, teker gelip ellerimizi sıktılar. Halimizi sordular. Yorgunluğumuza bakıp güldüler bıyık altından. Haklıydılar. Cıvıl – cıvıldılar. Güleçtiler, dostça bakıyordu gözleri. Eskiler giymişlerdi çoğu, traşsızdıylar, elleri iri ve nasırlıydı. Ama bir güç taşıyordu sanki içlerinden. Kuşlar gibiydiler, koşuyorlar, deli – divane oluyorlardı konukları için.


       BİR GARİPLİK ÇÖKTÜ BİRDEN

      Biraz önce bizi karşılayan ve çoğu çocuk olan kalabalık dağılmıştı.

      Yöreme baktım. Sayılıydı kişiler. Birkaç köylü de karşıda, caminin önündeki damın üstünde toplanmıştı. Birden aklıma geldi, sordum. Hay gelmez olsaymış, hay sormaz olsaymışım... Dedim ki yüksek sesle “iş saati herhalde kimse yok pek köyde öyle mi?” dedim ve sustum. Herkes susmuştu çünkü. Hava bozuldu, hava karardı birden ve çıt çıkmadı bir süre. Yüzlerine baktım, bir hoş olmuşlardı. Dokunsam ağlayacaktı biraz önce “hee heyyy” çekenler.

      Ve neden sonra cevap verdi bir yaşlıca: “gurbetteler efendi, Isdanboldolar çoğu da ondan”. Hay sormaz olsaydım, hay dillerim tutulsaydı... Ben öğreneceğimi öğrendim ama topluluğun da tadı kaçtı. Gözlerine baktım düşünüyorlardı. Bir gurbetsi düşünce vardı gözlerinde İhtiklilerin. Hasret vardı, kızgınlık vardı, umutsuzluk vardı. Köyün önünde uzanan iki karış toprağa bakıyorladı bazıları. Bakıyorlardı da bir kafa sallıyorlardı, bir kafa sallıyorlardı...

     Köye girerken gözlerim damlara ilişti. Belki yüzlerce yazmalı, poşulu baş uzanmış damlardan gelenlere bakıyordu. Fakat burada kaldığım iki gün iki gece hep poşu ve yazma gördüm. Bunlar İhtik’in kadınlarıdır. Bunların biriyle konuşamadım. “Bacım niye böyle, anam yazıktır sen de insansın” diyemedim. Ama onları, o çoğunun kocası gurbette olan kadın – er kişileri İhtiklilerin yakın dostu Miss Elizabeth Mac Callum anlattı bana. Ben Anadolu kadınını tanırım. Sırası gelince onların da savaşını, onlarında derdini, onların da kara yazılarını anlatacağım size...

     Sonra yine bir gurbetçi olan Kemal Çakar’ın evinde karnımızı doyururken daha yakınlaştık. Daha anlattılar daha dinledim. Ne dertli insanlarmış Tanrım, nasıl yaşanır bu kadar dertle? Yaşanır, yaşıyorlar işte. Hem de nasıl yiğitçe. Ve bağırasım geldi, taa Ankara’lara, İstanbul’lara ve tüm aydınlarımıza: “Gelin görün, gelin hele aydınlar, efendiler, beyler ve ille de her ulusçu davranışa karşı çıkmayı kendine görev bilen bey eskileri gelin hele görün neler oluyor İhtik’de." Bağırsam no’lcak ki? Ben bağırıp ben dinleyecek olduktan sonra...

      Sonra bayraklarla, balonlarla süslü bir evde geçirdik geceyi. Kaymakam ve Sağlık Memurunun işi varmış. Yakın köylere gittiler gündüzden. Yatmadan önce yine Kemal Çakar’ın evinde toplandık. Kemal Çakar yeni gelmiş İstanbul’dan. Düğün varmış İhtik’de  de... Hem de sıla özlemini gideriyor. O anlattı, başkaları anlattı. Ve gece yarısına kadar oturup dertleştik. Bütün bu acılarına karşı gülüşüyorlardı sık, sık. Yani gülecek gücü de buluyorlardı kendilerinde. Çok yiğit kişiler şu bizim insanlarımız. Siperde güler, hapisde güler, yüz kilo yükün altında güler, aç güler. “Tanrı ağlatmasın” dediler  söz gülmekten açılınca. “Gülmeyecek ne varki ölüm olmadıktan sonra...”

      Ve bakalım, yarın neler olacak deyip, rahat bir uyudum o gece İhtik’li bir dostun evinde. Çift döşek sermişlerdi üst üste. Yoksa Şikar’ın derdi, Şikar’ın yorgunluğu birkaç gün oynatmazmış yabancıyı yerinden...



Gelecek Yazı : Dertler Düzü




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

Kemahkalesi.com


"İhtik ya da dertler düzü" | 2 - Şikar deresinden İhtik'e








   

    “Şikar deresinden İhtik'e”   2




     
      Burası Şikar Deresi. Öndeki Kaymakam Ahmet Şensoy,
     Onun arkasında Miss MacCallum ve bizler.



      ŞİKAR DERESİNDEN İHTİK’E


      Efendime söyliyeyim, bu minval üzerine tuttuk İhtik’in yolunu. Baştan da söylemiştim. Bu yol eskiden sadece at ve katırların işleyebildiği bir patikaymış. Sonra zamanla düzeltilmiş ve yola benzetilmiş.

      Yol dar, yol çukur, yol tümsek. Yol kayaların altından geçiyor bazı kere. Bazan da derelerden, tepelerden. Amma geçiyor işte. Ve bizi İhtik’e götürüyor ya, sen ona bak.

      Yolda, katırla şehirden dönen veya köyden şehire inen yurttaşlarla karşılaşıyorduk. Öyle de ürkek ki buralarda katırlar. Bir motör sesi duyunca, tozu dumana katarlarmış hep böyle, Hepsinin yularından sıkı sıkıya tutuyor. Sahipleri jeep yaklaşınca önce şöyle bir bakıyorlar bel, bel. Sonra da başlıyorlar oldukları yerden sıçramaya. Katırların suçu ne? Daha teker görmemiş insanları var buraların. Ne otomobil, ne de at arabası. Hatta kağnı bile. Zavallı kağnı, Anadolunun çilekeş aracı bile girememiş buralara. Çünkü hiçbir yol iki öküzün ve de iki tekerin yan yana geçeceği kadar geniş değil.

      Bilmem kaçıncı kilometredeydi. Camdan küçük gölcüklerin bulunduğu bir dere göründü. Ağaçlar ve ağaçların altında bunlara bağlanmış semerli katırlar. Bir de bina hemen yanlarında. Jeeptekiler “ – Burası Tuzla’dır” dediler. “ İsterseniz inip bir nefeslenelim?” Ve indik. Derenin kenarındaki binanın önünden ardında yurttaşlar çıktı. Koşuştular. Kaymakamlarının jeepini tanımışlardı. Tanıştık el sıkıştık, hal – hatır soruşturduk. Sıra dertleşmeye gelince ohooo...  Bizim Anadolu insanında dert mi ararsın. Yeter ki sen sor, ya da soracak gibi ol. Bir vur bin dinle.



      Konu tuz üzerineydi. Şapkası yana eğik, ceketinin yırtıklarından yırtık mintanı ve de onun altında yağız etleri görünen bir köylü açtı sözü “- Gaymaham beğ, buradan bize ehdiyacımızca duz vermiyler, gırıldık duzsuzluktan” dedi.

      Aman bre nasıl kırılırmış insanlar tuzsuzluktan demiye kalmadı devam etti aynı yurttaş :

“– Hayvanlar elimize bakıy gaymakam beğ, sen bilin” mesele anlaşıldı. Oy canım Anadolu ne dertlerin var senin, ne dertleri var senin insanlarının...


İhtik'e giderken Tuzla'da dinlendik.
Kaymakam dert dinledi biz kulak verdik.

            Kaymakam Ahmet Şensoy onlara ihtiyaçları kadar tuz alabaileceklerine, tuzsuz kalmayacaklarına inandırdı. Ve yolumuza koyulduk yeniden. Kaymakam anlatıyordu yolda : “- Burada çevrenin en iyi tuzu elde edilir. Fakat üretim az olduğu için zarar ediyor. 13 kuruşa mal olan tuzu köylüye 9 kuruşa vermek zorunda kalıyoruz. Yani kilo başına dört kuruş zarar.” Bu yılda havalar yağışlı gittiğinden üretim daha da düşmüş. Üretim düşünce maliyet de artmış tabii. Ama satış yine dokuz kuruş üzerinden yapılıyor. Sağ olasın devlet baba...

      Ve uzatmayalım. Ben diyeyim birbuçuk, siz deyin bir saat sonra bir büyük dereye geldik. Derenin içinde yoncalıklar vardı, meyve ağaçları görünüyordu biraz ötelerde de. Süleyman’a “nere” dedim. “Şikar” diye yanıtladı.

      Yine sağdan soldan konuşmalar oldu. Jeep durdu. Bir motör gürültüsü geliyordu az ilerden. Baktım ki bir komprasör ve bir grayder ha babam çalışıyor durduğu. Demek ki yol Şikar’a gelmiş gerçekten.
     

      ŞİKAR DERLER BİR DERE

      Daha Kemah’da defalarca, yolda belki yüz kere işitmiştir. Şikar deresinin adını. Yapılan yoldan söz açıldıkça, kötü yoldan söz açıldıkça, yalçın kayalıklardan söz açıldıkça hep Şikar’ın adı geçiyordu. Demek ki Şikar önemli?.. Önemli de söz mü Şikar dert, dert...

      Makinalar çalışa, yeni gelenlerle oradakiler konuşa dursun ben Şikar deresinin ağzına bakakaldım. İlerisi görünmüyordu. Yalçın kayalıklar ki, neredeyse güneş üstünden doğacak. Zaten öyle de oluyormuş. Eğer alaca karanlıkken Şikar deresinden geçerseniz ve de siz buradan geçerken sabahın olacağı tutarsa, güneş hemen kişinin tepesinden görünürmüş birden.

      Motörlerin gürültüsü karşı kayalıklara çarptıktan sonra yansıyor, gerilere yayılıyordu. Yeni gelenlerle oradakilerin gözü de biraz sonra benim baktığım yerlere döndü. Baktılar, baktılar konuşmadılar. Yüzlerinde Şikar deresi kayalıklarının ağırlığı vardı. Belli ki onları da düşündürüyordu Şikar.




      Bir kaymakama, bir yolda çalışan işçilere baktım. Onlar da birbirlerine bakışıyordu. Birşeyler sorar gibi halleri vardı. Yolda kaymakamla Şikar üzerine konuştuk uzun boylu. Ve çözdüm neden bakıştıklarını öyle: Kaymakam diyordu ki işçiler "siz çok azsınız beyler. Bu dere nasıl geçilir bu denli kişiyle, yılmayacaksınız belli ki ama ya da yılarsanız?” Ve işçiler, işçi değildi bunlar çevre köylerden gelmiş gönüllü imeceler cevap veriyorlardı: "Sen gam etme kaymakam bey. Bize bir grayder daha getirt hele. Hele şu Şikar’ı geçinceye dek bir kompresör daha, gerisine karışma. Zaten içimiz yanmış bizim. Bu kez de Şikar’a yenilirsek haram olsun bize yediklerimiz. Yeter ki sen şu motorların sayısını artır. Bizde güç çok, bizde gönül gani. Yeter ki sen yanımızda ol...”

      Ömer ağanın (Bozdemir) ağıldan getirdiği ayranları içtikten sonra düştük Şikar’ın içine. Dağ – taş kaya, başını kaldırsan kaya. Yöre tüm kayaya kesmiş. Ve de kayaların sivri uçları yüzlerce metre yukarılarıda. Mağaralar kapkaranlık, ıpıssız.

     Kimimiz atlı kimimiz yaya habire tırmanıyoruz. Keklikler uçuşuyor başımızın üstünden. Bazan atların ayaklarından sıçrayan sular ta bacaklarımıza geliyor.

     Yol arkadaşımız Miss Elizabeth MacCallum şalvarı çekti biraz önceki durakta. Atının yularından da eski dostu Süleyman efendi tutunca tamam, keyfine diyecek yok İhtiklilerin Elizabeth Teyzelerinin. Habire gülüyor, konuşuyor. “Ben çok rahat, çok mutlu tekrar gelmekten burala Süleyman efendi” diyor tatlı Türkçesiyle.

      Ve biz, Kaymakam, Sağlık Memuru Özdemir ve ben Türkiye’nin okumuş kişileri olarak utanıp yerin dibine geçesimiz geliyor. Kanada nire, İhtik nire ve de Şikar deresi nire?

     
      Hep çıktık, atların her iki adımda bir, bir metre daha yükseldik ve tam bir saat çıktık. Sonunda kayalar üstünde kımıldayan gölgeler göründü. Sorduk, haberci dediler. Bizim geldiğimizi haber vereceklermiş köylülere. Ve beş dakika sonra bir davul - zurna sesi, bir “heee heyyy” dir sardı kayaları. İhtikliler Elizabeth Teyzelerini, kaymakamlarını ve de köylerine ilk gelen gazeteciyi karşılıyorlardı. Ellerinde bayraklar boyuna ünlüyorlardı “hee heyyy”...



Gelecek Yazı : Merhaba İhtik




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

Kemahkalesi.com


"İhtik ya da dertler düzü" | 1 - Ver elini Şikar deresi

"İhtik ya da dertler düzü" Ya da Kemah ve Köyleri


Gazeteci Yılmaz Gümüşbaş, 1963 Eylül ayının ikinci yarısında Ulus Gazetesi muhabiri olarak Kemah Kardere Köyüne (İhtik) gider. Yapmış olduğu yolculuk boyunca ve 2 gün kaldığı İhtik'te izlenimlerini, değerlendirmelerini ve yaşadıklarını ve en nihayetin'de de Kemah'a ait gözlemlerini ve izlenimlerini bir yazı dizisi haline getirir. Sekiz bölümlük bu yazı dizisi "İhtik ya da dertler düzü" adı altında 9 Aralık 1963 tarihinden itibaren Ulus Gazetesi'nde yayınlanmaya başlar.

Yarım asır önce yayınlanan bu yazı dizisinde yalnızca Kardere Köyü'ne (İhtik) ve Kemah'a yer verilse de; İhtik'le hemen hemen aynı sorunları, çaresizliği ve arayışları yaşayan diğer Kemah köyleri için de benzer sonuçları çıkarmak pekala mümkündür. Zaten yazar da yazı dizisi boyunca bu konuya sık sık göndermeler yapmaktadır. O nedenle biz de yazı dizisinin ana başlığı olan "İhtik ya da dertler düzü" 'ne 'Ya da Kemah ve Köyleri' dedik. 

Diğer yandan bir gazeteci'nin gözünden Kemah'a ve geneline ait gözlem, değerlendirmeler ve bilgiler de Kemah'ın yakın tarihine ışık tutması açısından son derece önemlidir.

Peki neden Kardere Köyü'ne (İhtik) gidilmiştir? Onun cevabınıda yazı dizisinin sonunda yine gazetede yazılmış haliyle paylaşacağız.

Sizlerleri bu tarihi yazı dizisiyle başbaşa bırakırken; yayınımızın, maalesef bölgemizde yeterli düzeyde olmayan yazma, kayıt altına alma ve belgelendirme çalışmalarının önemine dikkat çekmesini umuyoruz.


Kemahkalesi.com
Abdullah Bozdemir







        “Ver elini şikar deresi...”     1



      Bu öykü, Kemah’ın Bozoğlak Bucağına bağlı Kardere, eski adıyla “İhtik” köyünün.

      Bu öykü, adı “gurbetçi” ye çıkmış, fakat topraktan kopmaya gönlü razı olmayan binlerce insanın öyküsüdür.
Teker girmemiş, kuş uçmaz – kervan geçmez kayalaşmış topraklarda erkeğinin yerini doldurmaya uğraşan analara adanmıştır bu öykü.

      Siz buna bütün yoksulluklar, bütün yalnızlıklar içinde başlamış yeni bir savaşın türküsü de diyebilirsiniz. İhtik’de gün ışımıştır.

      Merhaba mutlu Türkiyem...


Bu öyküde denir ki...

KEMAH'ın Bozoğlak bucağına bağlı bir İhtik köyü vardır. Bu köy yolsuzdur, topraksızdır ve insanları gurbetçidir. Fakat insanları uyanmıştır,  dosttur, yiğittir. Bir yenilikler dizisidir gider İhtik'de. Dernekleri vardır, derneği yöneten öncüleri. Bir de bu köyün her derdiyle ilgilenmeyi görev edinmiş yabancı bir bayan. Kanadalı Miss Elizabeth MacCallum. Köylü, dernek, yabancı bayan
ve en önemlisi hükümet elele vermişler, İhtik'de yeni bir devir açıyorlar. Orman yapıyorlar, yol yapıyorlar, çeşme, kitaplık ve ark yapıyorlar. Çevresine örnek olmuş İhtik. Valiler, kaymakamlar gelmiş İhtik'e.
Ve İhtik, uyanan Türk köyünün bayraktarlığını yapıyor.

 
 



Ulus Gazetesi, 09 Aralık 1963

Burası Kemah Kalesi'nin giriş kapısıdır. Ve buraya ilk gelenler hep bu kapıda durur birer "Kemah hatırası" çektirirler. (Solda). Burası Kemah. İstanbul oteli hemen Kemah kalesinin altındadır. Pencerelerinden Munzurlar görünür. Karasu görünür. (Sağda)


      Günlerden bir öğle sonrası. Bulutlar kara çarşaflar gibi Karasu üstünde. Ve yağmur ha geldi ha gelecek. Siz buna eli kulağında deyin. Şikar deresini sorarsanız bir gurbet türküsü. Yalnız mı yalnız ve karanlık, ağlamaklı...
     
      Beşi atlı – beşi yaya biz on “adem”, ver elini Şikar deresinden İhtik’e. Sonra dost topraklar üstünde dost kişilerle iki gün – iki gece...
     
      Bu öykü böyle başlar...

     
      ERZURUM’DAN KEMAH’TAN

      Ve bir Eylül sabahıydı. Yol arkadaşım yabancı bayanla bindik “Doğu Ekspresi” ne. Yolculuk Ankara’dan başladı...
     
      Aynı gecenin sabaha yaklaşık bir saatinde Kemah’a indik. Kemah Kalesinin koyu gölgesi ta Karasu eteklerine inmişti. Bir ilkçağ karanlığı ki “eneee...”
     
      İhtikli Süleyman, genç Süleyman, dost Süleyman geleceğimizden haberliymiş. Almış lüks lambasını inmiş istasyona. Kemah’ın ışıksız sokaklarında önümüze düştü, yollar ışıdı.
     
      Yollar İhtik gibi aydınlıktı. Sağolsun Süleyman...
     
      Ve efendim uzatmayalım geceyi İstanbul Otelinde geçirdik. Dört yataklı bir odada dörder kişi yattık. Munzur dağlarının karanlık eteklerinde çakan yıldırımların ışığı ancak böyle çekilirmiş. Yoksa, yiğitlik bir yana, kişinin ödü kopması hiçten bile değil...
     
      Sonra sabah. İlk işimiz yabancı bayan arkadaşımla birlikte Kemah Kalesine çıkmak oldu. İhtikli Süleyman her karışını biliyor buraların. Bir saate yakın kaleden seyrettik Kemah’ı. Az önce uyanmıştı Kemah. Munzur dağlarının eteklerinden ilçeye inen keçi yollarından köylüler geliyordu. Karasu bulanık akıyordu. Kayalar kartal gibiydi. Ve de korkunç...
     
       Sonra İhtikli Süleyman bir yerde parmağıyla karşıları gösterdi: “Aha buradan gider İhtik’in yolu. Allah vere de yağmur yağmaya. Yoğusam meşakkatli olacak işimiz” Süleyman kendini değil bizi düşünüyordu. Yoksa bu yollarda saatlerce değil, günlerce yürümek peynir – ekmek kadar kolaydı İhtikli Süleyman için. Süleyman da dağdan korkacak göz mü var?

        VE KAYMAKAM DÜŞÜNÜYORDU

      Öğle sonrası Kemah Kaymakamı Ahmet Şensoy’yu ziyaret ettik. Yer – yer çatlamış, rengi kayalarca boz hükümet binasının karanlık bir odasında Kemah’ı düşünüyor olmalıydı Kaymakam. Yolunu, ışıksızlığını, doktorsuzluğunu ve okulsuzluğunu düşünüyordu kara kara. Ve çıkış arıyordu. Ağlamaklıydı, ağıtlar gibiydi yüzü. Yokluklar elini kolunu bağlamıştı. Kemahlıların kederini yaşıyordu Kaymakam. Konuştukça diyordu ki : “Kemahlılar her türlü yenilik için hazır. Herşeyleriyle devletin yanında. Yeter ki unutulmuş olmasınlar”. Ve planlı kalkınmada düzeninden hükümetin bunu uygulamaya başlamasından doğan kıvanç vardı Kaymakamın yüzünde, Otuz milyon yurttaş gibi Kemah Kaymakamının da belki de son umudu?..
     
      Bir saaate yakın konuştuk Kaymakam Ahmet Şensoy’la. Ama bir tedirginlik vardı havada. Söz yolculuktan açıldıkça Karasu üstündeki kara bulutlar gibi ta yüreğime iniyordu bu tedirginlik. Çünkü yol kötüydü. Dardı, bozuktu, kayalıktı anlatılanlara göre. Bir de yağmur yağarsa...

       VER ELİNİ ŞİKAR DERESİ

      Şanş işte. Kırk yılda bir yaver gideceği tutmuş gözünü sevdiğimin.
     
      Fırsattır dedik doluştuk kaymakamın jeepine. Kaymakam, Kanadalı emekli diplomat Miss Elizabeth MacCallum, ben, sağlık memuru Özdemir bey, İhtikli Süleyman ve direksiyonda ilçenin ziraat memuru ve de Kemah’ın yerlisi Şehzat Selçuk. Yağmur yoktu, yağacağı da yoktu, yol da iyiceydi ammaa, dağları gördükçe, gideceğimiz yollara şöyle aşağıdan yukarı bir baktıkça görev, ekmek parası ne bileyim ben, gerilerde kalır gibi oldu birazcık.
     
      Yaşamak ne güzelmiş meğer, can tatlıymış meğer. Amma serde erkeklik de var. Sapsarı sustum, ve de hepsi sustular...
     
      Jeep tırmanmaya başladı. Başladı amma biraz sonra da durdu. Şehzat Selçuk’un dediğine göre motora benzin gelmiyormuş. Hele bunu da görünce haniyse “hele siz gidedurun ben yürüyerek gelirim arkanızdan” diyesim geldi. Aşağılara baktıkça başı dönüyordu kişinin. Karasu boz yılanlar gibi uzuyordu dağın altında. Ve kayalar bıçak gibiydi. Utandım. Dayanacaksın dedim, sapsarı da olsa geçeceksin bu yollardan, İhtik’e gideceksin işte. Yıllardır buralardan geçenler insan değil mi, onların karıları, çoluk – çocukları yok mu, onlar da can taşımıyor mu? Yoksa yaşamayı senden daha mı az seviyorlar?.. Utandım, ve düşündükçe biraz daha sustum sapsarı...



Gelecek Yazı : Şikar deresinden İhtik'e




Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

Kemahkalesi.com


Kemah Dedikleri / Yılmaz GÜMÜŞBAŞ

"İhtik ya da dertler düzü" Ya da Kemah ve Köyleri


Gazeteci Yılmaz Gümüşbaş, 1963 Eylül ayının ikinci yarısında Ulus Gazetesi muhabiri olarak Kemah Kardere Köyüne (İhtik) gider. Yapmış olduğu yolculuk boyunca ve 2 gün kaldığı İhtik'te izlenimlerini, değerlendirmelerini ve yaşadıklarını ve en nihayetin'de de Kemah'a ait gözlemlerini ve izlenimlerini bir yazı dizisi haline getirir. Sekiz bölümlük bu yazı dizisi "İhtik ya da dertler düzü" adı altında 9 Aralık 1963 tarihinden itibaren Ulus Gazetesi'nde yayınlanmaya başlar.

Yarım asır önce yayınlanan bu yazı dizisinde yalnızca Kardere Köyü'ne (İhtik) ve Kemah'a yer verilse de; İhtik'le hemen hemen aynı sorunları, çaresizliği ve arayışları yaşayan diğer Kemah köyleri için de benzer sonuçları çıkarmak pekala mümkündür. Zaten yazar da yazı dizisi boyunca bu konuya sık sık göndermeler yapmaktadır. O nedenle biz de yazı dizisinin ana başlığı olan "İhtik ya da dertler düzü" 'ne 'Ya da Kemah ve Köyleri' dedik.

Diğer yandan bir gazeteci'nin gözünden Kemah'a ve geneline ait gözlem, değerlendirmeler ve bilgiler de Kemah'ın yakın tarihine ışık tutması açısından son derece önemlidir.


Kemahkalesi.com










Kemah Dedikleri


Kemah, Munzur dağının eteklerinde
23.195 nüfuslu bir ilçe...

Mengücekler zamanında yapılan Sultan Melik Türbesi Kemah'ın hemen bir kilometre dışında ve Kemah - Refahiye şosesinin başlangıcındadır. Aradan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen hala sapasağlam durur. Kemah ve çevresindeki halk için bir ziyaret yeridir.

Sadece dertli olan İhtik köyü değil bu çevrede. “Büyük başın derdi de büyük olur” demişler. Kemah İhtik’in ilçesi olunca dertleri de o denli büyük olacaktır elbet. Ve öyledir de...

Kemah Munzur dağlarının eteklerinde kurulmuş 23.195 nüfuslu bir ilçemiz. Karasu hemen eteklerinden geçer. Bir de “Ani Kalesi” nden bilinir Kemah. Hele geceyse vakitlerden, bir Munzurları görürsünüz bir de “Ani” yi. İkisinin karanlığı da Kemah’ın üstüne çöker geceleri. Kemah’ta bu karanlığı yırtacak ışık yoktur...

Dedik baştan da Kemah İhtik’ten çok büyük. Dertleri de büyük Kemah’ın. Bir kere gurbetçiliği var Kemah’lıların. Türkülere girmiş hatta: “Bin yiğiti gelir gurbet elinden – Kemah’ın lokantası İstanbul’dur Kemah’ın” Çünkü iş alanı yoktur. Küçük el sanatları bir, küçük ticaret iki, başlıca geçim yoludur burada. Bir de köylerinde hayvancılık. 322.280 metrekarelik Kemah’ta tarıma elverişli alan sadece 55.050 hektardır. Ayrıca 3433 hektar toprakta hububat ekimi, 500 hektar toprakda da bahçe ziraati yapılabilmektedir. Çünkü toprak dağlıktır, taşlıktır ve de susuzdur...

Yol meselesi Kemah için dertlerin en büyüğü İhtik köyün de olduğu gibi. Yılın 12 ayında işleyebilecek tek köy yolu yoktur. Ancak yaz aylarında pek azına motorlu taşıtla gidilebilir, gerisine gelsin katır...

Yetmiş bir köyü var Kemah’ın. Bunların 18’inde okul yoktur. Olanlar da “kör – topal”. Ya bina uygun değil, ya öğretmeni yetersiz. Ve 255’i ilçe merkezindeki tek okulda olmak üzere 3266 köy çocuğu devam eder bunlara. Okumamış oranı ise %40’tır Kemah’ta. Aslında halk okumayı seviyor. Bunu okullardaki devam oranından çıkardık. Fakat yetersizlikler dağ gibi.

Kemah’ta elektrik yok hala. İller Bankasının yardımıyla bir diesel motorlu santral yapılmasına çalışılıyor. Önümüzdeki yıl Kemah yetersiz de olsa elektrik ışığına kavuşacaktır belki...

Kemah’a bağlı 71 köyden 21’inde içme suyu da yoktur. Havaların kurak gittiği yıllar suyu olan köyler bile susuzluk tehlikesiyle karşılaşırmış. Amma hemen hepsine bir yerlerden su getirmek mümkün. Çoğunun yakınında su kaynakları var. Gayret de daha çok köylülere düşüyor bu işte.

Burada çok ilginç bir durumda kazada bir tane bile avukat veya dava vekili olmayışıdır. Bunun için vatandaşların devlet daireleriyle olan yazışma ve diğer işlerini “arzuhalciler” yürütür. Yani “arzuhalcilik” iyi bir kazanç yoludur Kemah’ta.

Hükümet binasının durumunu İhtik yazımızda belirtmiştik : Yer – yer çatlamış (ta Erzincan depreminde), eli yüzü keller içinde karanlık bir bina. Ve de karanlık odalarda dosya karıştıran yetersiz sayıda memur.

İlçe topraklarının büyük kısmı çayır ve mera. Toplamı 147.800 hektarı bulunuyor. Ve bu çayırlarda 4900 baş inek, 39.320 baş koyun ve 23.640 baş da keçi beslenir. Bunlardan elde edilen ürün de Kemah dışına çıkmadan harcanır gider. Hayvancılık bölgede önemlice bir gelir kaynağı olduğu halde yetersizdir. Bunun için de özellikle köylüler daha önceden de söylendiği gibi “Ver elini İstanbul ili” derler. Ve eğer birgün yolunuz İstanbul’a düşerse, eğer kahveleri şöyle bir dolaşırsanız sorun orada çalışanlara. Kahveci çoğu kere Kemah’lı çıkacaktır. Nedense sevmişler bu işi bir kere?..

İlçede bugün doktor yoktur. Tek doktoru bir süre önce Muş Sosyalizasyon bölgesinde görev alıp gitmiştir. Beş yataklı “tedavi evi” ihtiyacı karşılamıyormuş. Bir sağlık merkezine şiddetle ihtiyacı var Kemah’ın. Ve yeteri kadar sağlık personeline.

Köylerde taşıma işleri genellikle hayvanla yapılır. Bu genellemenin dışında kalanlar da köylülerin sırtıdır. Örneğin Kemah ve çevresinde 980 at, 1025 katır ve 1260 merkep bulunduğu tespit edilmiştir. Fakat yük hayvanları uzun zaman dayanmaz buralarda. Ya kısa zamanda yük taşıyamaz hale gelirler, ya da yuvarlanır bir kayadan aşağı köylünün başına dert açar.

Kemah’ın yurt içiyle telefon bağlantısı yoktur. Sadece Erzincan ve Erzurum’la görüşülebilirmiş mevcut santraldan.





Sultan Melik Türbesi

Miss Elizabeth MacCallum ve Kemah Kaymakamı Ahmet Şensoy Kemah'ta Karasu yanındaki Sultan Melik Türbesini inceliyorlar.

KEMAH KALESİ

Yazımızın çeşitli yerlerinde Kemah Kalesi’nden bahsetmiştik. Biraz da “Evliya Çelebi” yi dinleyelim :

“Burç ve boruları büyük taşlarla yapılmıştır. Erzurum’un serhaddin de nazimi hemen yoktur. Kıbleye nazır bir kapısı ile ondan içeri iki kat kapıları vardır. Üçü de murassa, metin demir kapılıdır. İptidaki kapının iç yüzünde sağ ve solda ikişer tunç top vardır. Kadleri yedişer karış olup üç kantar ağırlığında gülle atarlar. İç kalede örtülü altıyüz kadar hane vardır. Bağsız, bahçesiz evlerdir. Beş adet buğday ambarı vardır. Onbir mihrap var, üçü camidir. Bir kargir minaresi vardır. Kalenin şimalinde şehitler, kule üstünde büyüklü küçüklü 34 adet top vardır. Üç adet su sarnıcı bulunur. Birisi abuhayat, birisi kuherçileli su, diğeri tuzlusu dur.”

Fakat bu Evliya Çelebi’nin zamanındaki kale. Şimdi 100 – 150 metre yüksekliğindeki duvarlarından başka birşey kalmamış. Bir de üstünde birkaç harabe.

Kemah kalesinin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığına dair hiçbir kayıta rastlanmamıştır. Kaleden karasu altından geçerek içme suyuna giden bir tünel olduğunu söylediler. Tanıtılabilir ve biraz onarılırsa turistlik bir gezi yeri olabilir kale.

SULTAN MELİK TÜRBESİ

İlçenin bir kilometre kadar dışında Kemah – Refahiye şosesi üzerinde olan bu türbe Mengücükler zamanında yapılmıştır. Halk tarafından Sultan Melik Türbesi olarak adlandırılır. Cesedin türbenin iç kısmında ve mumyalı olarak tabutta halen çürümediğini söylediler. Türbeye küçük bir kapıdan girilir. Üstünde ibadet için özel bir yer vardır. Tuğladan yapılmış, taşlarla işlenmiştir ve üstü kubbe şeklindedir.

Kemah’ı bu kısa yazıda tanıtmaya uğraştık. Kemah’ın biraz çokça ilgiye muhtaç olduğunu söyleyerek yazımızı bitiriyoruz. Biz yazıcıydık, bundan gerisi yapıcılara...


Yılmaz Gümüşbaş
17 Aralık 1963, Ulus Gazetesi



Yayına Hazırlayan:
Abdullah Bozdemir

Kemahkalesi.com



Yazı dizisinin tamamı...


Kemah Kalesi'nde 3. Dönem Kazı Çalışmaları Başladı

Kemah Kalesi'nde 3. Dönem kazı çalışmaları başladı


İlçemizde bir çok medeniyete beşiklik yapmış olan; tarihi, kültürel ve doğal güzellikleri ile bir inci gibi ilçemizin fetih edilmesi en zor doğal kalesi olan Kemah Kalesi'nde kazılar bu senede başladı. Kale kazılarını Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı ve Kazı Başkanımız Prof. Doç. Dr. Hüseyin YURTTAŞ hocamız ve ekibi ile Kemah Kalesi Saray Hamamı kazıları başladı.

Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde anlatmış olduğu Kemah Kalesinde bir çok yapı bulunmaktadır. Bunlar Camiler, Hamamlar, Saray, Fırınlar, Dükkanlar, Kütüphaneler olarak 700 hanenin yaşam sürdüğü anlatılmaktadır.

Bu sene kazıları başlanan Saray kısmında ilk buluntular ortaya çıkmaya başladı. Görkemli bir sarayın Kemah Kalesi'nin namına yakışır bir yapı olarak ortaya çıkacağı anlatılmaktadır.

Bu kapsamda ilçemizi ziyaret eden Sayın Valilimiz Abdurrahman AKDEMİR, Kemah Kaymakamımız Hayrettin ÇİÇEK, Belediye Başkanımız Osman Kemal ASLAN ve beraberinde ki heyet ile birlikte Kazı Başkanımızdan bilgiler aldı. Kemah’ın dünyada ikinci doğal kale olma özelliğinin yanı sıra içinde böyle görkemli yapıları da barındırması ayrı bir özellik katmakta olduğunu ve bu tarihi eserlerin korunması gerektiğini belirtti.

Kemah Kale kazılarında 4 öğretim görevlisi, 18 öğrenci ve 35 işçi çalışmaktadır. Başarılı çalışmalarından dolayı kazı ekibine teşekkür ediyoruz.


Kaynak : Kemah Belediyesi



Fotoğraflara Ulaşmak İçin Tıklayınız !



Kemahkalesi.com

Kemah Kalesi'ndeki kazıdan 16. Yüzyıla Ait Kur'an-ı Kerim Çıktı

Kemah Kalesi'nde yürütülen kazı çalışmaları sırasında, aralarında 16. yüzyıla ait Kur'an-ı Kerim'in de bulunduğu çok sayıda el yazması eser bulundu.


Erzincan’ın Kemah ilçesinde Mengücekliler döneminden kalma Kemah Kalesi'nde tezhipli Kur'an-ı Kerim sayfaları ile el yazması 198 adet matbu bulundu.

Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gözetiminde yürütülen kazı çalışmalarında 16, 17, 18. yüzyıla ait çoğunluğu tezhipli Kur’an-ı Kerim sayfaları ve el yazması 198 adet matbu çıktı. Kemah Kalesi'nde ilk olarak 2011'de başlanılan kazı çalışmalarının 2012 yılı kazı çalışmaları tamamlandı. 1,5 aydır Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş ve Prof. Dr. Haldun Özkan’ın başkanlığında 2 öğretim üyesi 2 asistan ve 20 öğrenci ile birlikte yürütülen çalışmalar sona erdi.

2012 kazı çalışmalarında kalenin kuzey batı kısmında yer alan alanda saray hamam kalıntısı ortaya çıkartıldı. Hamamın sıcaklık kısmında yaklaşık 2 metre derinliğinde özel bir bohça içerisine konulmuş çok sayıda el yazması, taş baskı, matbu ve Kur’an-ı Kerim bulundu. 198 adet el yazması eserlerin büyük bölümünde sayfa eksikliği tespit edildi. Bulunan eserler arasında 50 adet siyer, fıkıh, vaaz ve kelam ile ilgili matbu kitaplar yer alıyor. 16. yüzyıla kadar giden 37 varaktan ibaret muhakkak ve reyhani yazılı Kur’an-ı Kerim sayfalarının, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman dönemi hattatı Ahmet Şemşettin Karahisari ve talebesi Hasan Çelebi ekoline ait olabileceği belirtildi.

Kazı çalışmaları Başkanı Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş, eserlerin bakımı ve temizlik çalışmalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcisi nezdinde yapıldığını, Kur’an yazılarının nesih hatlı sayfa kenarları sureli, hizp başları ve gülleri altın yaldızlı olarak yazılmış ve tezhiplenmiş olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş Kemah kalesinde 2012 yılında yürütülen çalışmalar hakkında şu bilgileri verdi: “Biz bu sene 2012'nin kazı çalışmalarını Haziran’ın 15’inden itibaren başlattık. Bu yılki çalışmalar kapsamında kalede geçen sene başlatmış olduğumuz Bey Camii'nde kazı çalışmaları sonlandı. Yeni bir kazı olarak da kalenin kuzey batı kısmındaki saraya ait olduğunu düşündüğümüz saray hamamında devam ettik. Saray hamamı büyük ölçüde ortaya çıkartıldı. Bu çalışmalar esnasında, saray hamamının sıcaklık kısmında da dolgu zeminden yaklaşık 2 metre aşağıda yazma eserler ortaya çıkartıldı ki bu sene yapmış olduğumuz kazı çalışmasının en önemli kısımlarında birisini bu oluşturuyor. Bu ortaya çıkartılan yazma eserlerin arasında, 16. yüzyıldan, çoğunluğu 18 ve 19. yüzyıllara ait olmak üzere çok sayıda Kur’an-ı Kerim, fakat bunların büyük bir bölümü tam değil, ya baştan ya da son kısımlarından tahrip olmuş. Bunların yanı sıra medreselerde okutulan fıkıh, kelam, tefsir gibi bir takım kitaplar da çıkartıldı. Bu eserlerin içerisinde özellikle Ahmet Şemşettin Karahisari’nin ekolüne mahsup olan bir Kur’an-ı Kerim'in 37 varak bölümü tespit edildi. Bunlar temizlenerek inşallah ilerleyen yıllarda müzelerde sergilenmek üzere hazırlanacak."

Bulunan bazı Kur’an-ı Kerimlerin kenarlarının, yandığı ve güvelendiği görünürken Kur’an harflerinin tahribat görmediği belirtildi. 198 adet el yazması ve diğer eserler Erzurum Atatürk Üniversitesi Yazma Eserler bölümüne götürülerek, burada gerekli onarımları ve bakımları yapılacak.



Kaynak: Haberimport




 


Kemahkalesi.com




2012 (2.Dönem) Kemah Kalesi Arkeolojik Kazı Çalışmaları kaldığı yerden devam ediyor.

Kemah Kalesinde ilk olarak 2011 yılı yaz aylarında başlatılan kazı çalışmalarına bu yıl kaldığı yerden devam ediliyor.


Atatürk Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın gözetiminde geçtiğimiz yıl yürütülen ve Kemah Kalesinin tüm kültürel ve tarihî varlığını açığa çıkarmayı hedefleyen arkeolojik kazı çalışmaları 22 Haziran Cuma günü tekrar başladı.

Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümü öğretim üyeleri Prof. Dr. Hüseyin YURTTAŞ ve Prof. Dr. Haldun ÖZKAN’ın başkanlığında 22 öğrenci ve 17 işçi ile yürütülen kazı çalışmalarının ilk etapta yaklaşık 1 ay sürmesi planlanıyor.

Çalışmaların ilk bölümünün sonunda büyük seyyah Evliya Çelebi’nin de Seyahatname’sinde bahsettiği büyük cami ile hamamın tamamen gün yüzüne çıkarılması hedefleniyor. Birkaç yıla yayılması planlanan kazı çalışmalarının nihayetinde ise büyük sarayın, dehlizlerin, çarşıların ve evlerin kalıntılarının tamamen açığa çıkarılması ve neticede 2000 yıllık bir maziye sahip olduğu tahmin edilen Kemah Kalesinin bir bütün olarak kültürel mirasımıza kazandırılarak ziyarete açılması planlanıyor.



Kaynak : Kemah Kaymakamlığı



























Kemahkalesi.com


Kemah Kalesi İçindeki Bey Cami 350 yıl sonra gün yüzüne çıkarıldı.

Evliya Çelebi yazdı kayıp cami bulundu

Kemah’taki Bey Cami yapılan arkeoloji kazılarla 350 yıl sonra gün yüzüne çıkarıldı. Cami ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nden yararlanılarak bulundu.

Kemah’ta başlatılan arkeoloji kazı çalışmaları sonucunda ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde zikrettiği Bey Cami 350 yıl sonra gün yüzüne çıkarıldı.

Caminin temel seviyesinde duvarlarına ve mihrabına ulaştıklarını belirten kazı başkanı Doç. Dr. Hüseyin Yurttaş, "Eski Kemah'ta üç metrelik bir taş yığını vardı. Bu taşı incelerken Seyahatname'yi okuduk. Kazıya başladık ve Çelebi'nin 'taş minareli' dediği Bey Cami olduğunu anladık" dedi.


Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Yurttaş, Kemah’ta arkeoloji kazısı yapmak için 2010 yılında Erzincan Valiliği aracılığıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'na müracaat etti. Aynı yıl Bakanlar Kurulu kararıyla kazı izni çıkarken, Doç. Dr. Yurttaş başkanlığında toplanan ekip kazı çalışmalarına geçen yıl Haziran ayında başladı.

Kale kapıları bulundu

Kazıya kale yolundan başladıklarını belirten kazı başkanı Doç. Dr. Hüseyin Yurttaş, ilk olarak kale kapılarını bulduklarını söyledi. Kale kapısının çevresini temizlediklerini anlatan Doç. Dr. Yurttaş, kale kapısının arka kısmında iki tane oda ortaya çıkardıklarını ancak bunların yıkık vaziyette olduğunu bildirdi.













Seyahatname’den yararlanıldı

Kazı alanında daha önce buldukları yaklaşık üç metre uzunluğundaki taş yığınını incelerken Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'ni okuduklarını kaydeden Doç. Dr. Yurttaş, edindikleri bilgiler ışığında kalenin girişinin hemen yanında Seyahatname'de zikredilen Bey Cami'sini ortaya çıkardıklarını dile getirdi. Doç. Dr. Yurttaş, "Evliya Çelebi Kemah'ı anlatırken Kemah kalesinin içinde 11 tane caminin mihrabın bulunduğunu bunlardan üçünün taş minareye sahip olduğunu, diğerlerinin de ahşap olduğunu bildirmiş. Bu taş minarelerden birinin kalıntıları kalede mevcuttu. Yaklaşık 3 metre uzunluğunda bir taş yığını vardı. Biz o taş yığınının Sehayatname'de zikredilen Bey Cami olduğunu düşündük ve o alanda kazıya başladık. Yaklaşık 200 metrekarelik alan temizlendi ve caminin temel seviyesinde duvarlarına ve mihrabına ulaştık. Bu yıl camideki kazı kısmını bitireceğiz. O bölgede bir de hamam var ona devam edeceğiz" dedi.

350 yıl sonra bulundu

Bey Cami'sinin Evliya Çelebi'nin anlatımından 350 yıl sonra ortaya çıktığını dile getiren Doç. Dr. Yurttaş, “Bu da Evliya Çelebi'nin bilgilerinin doğru olduğunu gösteriyor. Çelebi Seyahatname'de diyor ki, ‘Kale girişinin hemen yakınında’ Biz de tam orada bulduk. 220 dönümlük bir alanda kazı yapıyoruz. Burada bir şehir var. Belki önümüzdeki dönemde Çelebi'nin Seyahatnamesi’nde bahsettiği diğer camilere de ulaşabiliriz” şekinde konuştu.


Kaynak :
Erzincan Gazetesi
08.02.2012